Olimpos…
Bugün çoğu kişinin yalnızca “antik bir Yunan dağı” olarak bildiği bu kelime, aslında Anadolu’nun çok daha derin, çok daha eski bir hafızasına işaret eder. Atatürk’ün “Anadolu 7000 yıllık Türk beşiğidir” derken vurguladığı kültürel süreklilik tam da bu noktada kendini gösterir: Bu toprakların kadim dağ kültü, Orta Asya’nın kutsal dağ anlayışıyla aynı çizgiden beslenir.
Türk kozmolojisinde dağ, göğün kapısıdır; kutun iniş yeridir; yeryüzü ile gökyüzü arasındaki eksendir. Altay’ın Tengri Dağı, Hunların kutsal zirveleri, Göktürklerin merkez kabul ettiği dağ kültleri… Hepsi aynı arketipik mirası taşır. Ve bu mirasın Anadolu’daki yankılarından biri de Olimpos adıdır.
Olimpos, antik metinlerde “tanrıların evi” olarak geçer; yani göğün katlarına açılan kapı. Bu tanım, Türk inanç sistemindeki “Üst Dünya”, “Gök Katları”, “Kutsal Dağ” kavramlarıyla birebir örtüşür. Bir coğrafi isimden çok, bir kozmik merkez fikridir. Aynı düşünce çizgisi, Orhun Yazıtları’nda “Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer” diye başlayan evren tasarımında da görülür.
Anadolu’nun dağları, binlerce yıl boyunca göçler, kültürler ve ritüeller arasında bir hafıza taşıyıcısı olarak varlığını sürdürmüştür. Çatalhöyük’ün boğa başları, Likya dağ kültü, Eren Dağı efsaneleri, Torosların tanrısal anlam dünyası… Tüm bu katmanlar, dağa atfedilen ruhun, Orta Asya’daki Türk geleneğinin Anadolu’da kesintiye uğramadan devam ettiğini gösterir.
Bu yüzden Olimpos, yalnızca bir Akdeniz dağı değildir.
Türk geleneğinde dağın sahip olduğu kutsal rolün Anadolu’daki karşılığıdır.
Göğe uzanan bir kapı; tanrısal kudretin iniş noktası; insanın kendi iç yolculuğunda yükseldiği simgesel merdivendir.Bugün yaptığım her çalışmada, seramik yüzeydeki her işarette, bu kadim sürekliliğin izini takip etmeye çalışıyorum. Çünkü biliyorum ki bir kelime bazen bin yıllık belleği taşır. Olimpos da o kelimelerden biridir: Türk’ün dağa verdiği anlamın Anadolu’daki sesidir.
Olimpos, aslında uzak değil; köklerimizin göğe bakan yüzüdür.